25 Ocak 2010 Pazartesi

floket

* Az önce bir radyoda Almanya kaynaklı bir program dinliyordum.
* Konu sponsorluktu.
* Bundesliga’da forma reklamlarının ne kadar destekleyici ve tüketici açısından (tüketici dediği de biz taraftarlar oluyoruz: )) etkileyici olduğu vurgulanıyordu.
* En sıradan bir Bundesliga takımının Premier Lig’de mücadele eden üst seviyedeki bir takımdan daha avantajlı olduğu ayrıca belirtiliyordu.
* Bunun sebebinin de öteki liglerdeki TV gelirlerinin Almanya’ya göre daha tatmin edici bir düzeyde olması, bu yüzden de forma reklamlarının ikinci planda kalması gösteriliyordu.
* Fakat neticede ortaya çıkan, Alman takımlarının forma desteği açısından pek avantajlı oldukları gerçeğiydi. İçimize sinse de sinmese de şimdiki zamanın futbolunda hal böyle…

* En önemli vurgu şurada ortaya çıkıyordu: Taraftarın, takımının formasında gördüğü reklamla, bilmeden de olsa, bir tür gönül bağı kurması…

Hatırlıyorum da en güzel zamanlarımızın forma reklamı, o zamanların Güney Sanayi’sinin ürettiği bir halı olan Floket’ti. Biz bir şekilde Floket’i ne çok sevmiştik; sponsorluğu, ticari futbolu, paranın futboldaki tek ilah olduğunu, naklen yayınları, havuzu vs’yi hiç bilmeden.

27 Aralık 2009 Pazar

hınç-al


Son yazıda Hıncal'ın saldırılarına değinmiştik. Bir dahaki yazıda da konuya devam edeceğimizi eklemiştik. Olmadı, ara verdik fazlasıyla, bu arada biz Hıncal'ı da izlemez olduk, e bu da yürek meselesi, yetmiyor yani bazen. Hazreti dinlemek Süleyman sabrını da gerektirebiliyor.
Bu sebeptendir ki söz verdiğimiz yazı gecikti, gelmedi.
Hasretle beklediğinizi biliyorum: ))

Bizim Gencer(çapa) "baba olacağım" heyecanına kapılıp "doğum" hazırlıklarına başlayınca ihmal etti yazılarını, yoksa bu kadar boşluk vermek prensiplerimiz dışında: )) Bir de ana sayfamız kaplanpenche olunca futbolinka sayfası hak ettiği güncellemenin uzağında kaldı biraz.
Neyse, arayı kapatırız nasıl olsa.
Yazıyı kapatmadan Kaan Arslanoğlu'nun "Politik Psikiyatri" kitabından Hıncal'a dair bir iki saptamadan alıntıya yer verip içimizi biraz da olsa soğutmuş oluruz böylece: ))
____________________________
"Buluşlarının, kendine özgü yaklaşımlarının şöyle biraz dikkatlice incelenmesi, onda başlangıçta büyüsüne kapıldığınız özgün havanın hayli dar bir hacimde esip durduğunu görürsünüz...."

"Teatral bir havada büyük bir buluşmuş gibi, konuya birdenbire girilmiş bambaşka bir açılımmış gibi sunulan ve her programda birbiri peşi sıra birçok örneğini gördüğünüz fikirler nadiren orta düzeyde bir derinlik taşır, genelde son kertede yüzeysel akıl yürütmenin sonucudur..."


"Uluç aynı zamanda bir yaşam yazarıdır. Kadından ve güzellikten anlar. Güzellik yarışmalarının jürilerinde yer alır. İncelikle, estetikle, güzel giyimle, güzel yemekle, güzel mekanlarla ilgili her şey onun ilgisi ve uzmanlık alanının içine girer. Bu yüzeyde estetik, elbette o yüzeyde estetiğin altındaki derin yozlaşmayla ve yozlaşmanın nedenleriyle ilgilenmez."

"Kendini iyi pazarlayabildikten sonra 'seçkinci' boş muhabbetle yazar olarak, yorumcu hatta entelektüel olarak nerelere gelinebileceğinin bir örneğidir Uluç ve 'geyik muhabbetiyle' tatmin olan sıradan insanlarda bu yönde özlemleri kışkırtan bir idoldür..."
___________________________
Tam bu noktada bize susmak düşer. İşin uzmanı diyeceğini demiş zaten.

Bakınız: Adam Yayınları/Politik Psikiyatri/Kaan Arslanoğlu/sayfa 202-205

28 Kasım 2009 Cumartesi

hınç

Rejkaard apar topar Hollanda'ya gitti
Takımın başında Neeskens kaldı
Arda, Keita, Kewell ilk 11'deydi
Ama Nonda ve Keita yan yana değildi dendi
Arda, Keita ve Kewell' rağmen GS forvetsiz çıktı dendi
70'te oyuna giren Elano ? işareti aldı
Galatasaray yenildi
ve
Hıncal'a gün doğdu
Şenliğin olsun üstad(?)
Bu sonuç bayramdır sana
hadi devam aynı cümleyi 5 farklı vurguyla söylemeye
o cümleciğe, jestlerle, derin anlamlar(?) yüklemeye...

26 Kasım 2009 Perşembe

bjk ve galibiyeti


En ikiyüzlü camia galiba futbol medyasıdır.
Yoksa ikiyüzlü sözcüğü az mı gelir.
Gerçi yıllardır tanık olduğumuz sahneler bunlar.
İyiyken kralsın, "sör"sün, imparatorsun...
Sonra...
Sakın tökezleme,
Çünkü orada alem biraz farklı, tökezleyeni...

Beşiktaş dün tek atışla M.U.'yu devirdi.
ve düne kadar yerden yere vurulan M. Denizli ve BJK şimdi nasıl tarif ediliyor, sadece 3 gazeteden alıntılar yapacağım bunu görmek için.
*M.U.'yu devirip apoletini taktı
*Sir Kartal
*Beşiktaş karizma çizdi
*Mustafa vizyonda
*Çaresiz hissettirdiler
*Taraftarlarını sevinçten ağlattılar (ama taraftar ki tüm takımı ağlatmıştı yönetimiyle, başka şekillerde..)
*Alın size Türk lokumu
*Destan
*Rüştü gibisi dünyada yok
*Tarihin hocası
*Gurur gecesi
*Bu sir başka sir
*İngiliz anahtarı
*Yenip tarihe geçti
*En büyük sör bizim sör
*Bravo size
*Unutulmaz bir ders verdi
*Tarih yazmak ne güzel
*O uçakta olmak istedim (dönüş uçağı için diyor Ercan Saatçi)
*Türkiye'ye gurur verdiniz(bunu da Başbakan diyor.)

Buna benzer şeylerle doludur o spor sayfaları, köşeleri.
Ama bu iş bir sonraki maçta tam tersine dönebilir.
Kimse "sör"lüğünü ilelebet sanmasın buralarda. Mustafa Denizli bunun keyfini birkaç gün sürsün. Beşiktaş futbolcuları, başkanı biraz sevinsin. Birkaç gün...
Çünkü ilk fırsatta paçalarından aşağı alınacaklardır bu sektörün vampirleri tarafından.
Hıncal ve türevleri alesta vaziyette çünkü.
Çünkü felaketten nemalanan bir güruh var karşılarında.
Fotoğraf Hürriyet'ten

Bir sonraki yazıda Hıncal trajedisi ve Rikart mevzusunu konuşmak üzere...

6 Kasım 2009 Cuma

mehmet topal ve pique

Barcelona'da Messi'nin sağ bekte kayarak topu rakibinden çaldığını ya da Henry'nin Puyol'un kademesine girdiğini gördünüz mü? Hatırladığınız sahnelerin sayısı beşi geçer mi? Peki Rijkaard “top sizin ayağınızdayken gol yeme şansınız sıfırdır ve her an gol atabilirsiniz” diyen Cruyff'tan farklı mı düşünüyordur?

Liberosuz oynatıyor diye Hiddink'i kovmuştuk, sonra Hıncal ağamız buyurdu Lucescu'nun arkasına teneke bağladık. Sırada Fenerbahçe'ye çeyrek final oynatan Zico vardı. O'nu da tek forvet, çift forvet geyiğine meze yaptık … ama doymadık. Son atasözümüz de fazla gecikmedi: Rijkaard ve B planı.

Sizleri bilmem ama ben A planından memnun olanlardanım. İşleyişte aksaklıklar olabilir ve olacaktır da. Unutmadan Rijkaard'lı Barcelona da ilk sezonunda 14. sıraya kadar gerilemişti ve fakat burası Türkiye. İlk senesinde takımı Türkiye ve Avrupa'da şampiyon yapmayan futboldan anlamıyordur. A planı hakkında Uğur Meleke haftalardır Galatasaray'ın topu yana ve geriye oynayıp eveleyip gevelediğini, Mehmet Demirkol ise Fenerbahçe'nin bir, Galatasaray'ın dört Alex'le oynadığını, takım savunmasında tüm yükün gerideki altılıya kaldığını yazdılar. Bense problemin ne pas oyununda ne de hücuma dönük oyuncu sayısının çokluğunda olduğunu düşünüyorum. Cruyff'la aynı futbol dilini konuşan Rijkaard'ı getirmek, model oyun olarak Barcelona'yı almak demekse eğer, Henry, İbrahimoviç ve Messi de kendi yarı alanlarına çekilmiyorlar. Tersine, bu problem defans oyuncularının daha fazla hücum etmesi, defans oyuncularının hücum oyuncularına yakın oynamasıyla çözülüyor. Rakibin hızlı hücumlarının ve geniş alan bulmasının engellenmesinin yolu da topun sürekli Barcelona da kalmasından geçiyor.

Galatasaray'a dönersek sorun, topun sarı kırmızılılarda kalması gerektiği kadar kalmaması. Servet, Gökhan ve Emre'nin oyun kurma bir tarafa basit paslaşmaları bile çok zayıf. Son Sivasspor maçında Mehmet Topal oyunu başlatabilmek için o kadar geriye çekildi ki üçüncü stoper gibi oynadı. Orta sahada ise Ayhan belki alt yapı temelinden belki de yaşından kaynaklı tek top oynayamıyor. Mutlaka topu alıp, topu sürmesi, sağa sola çekmesi gerekiyor. Böyle olunca da takım günümüz futboluna ters bir şekilde savunmacılar ve hücumcular şeklinde ikiye bölünüyor, sonra da orta sahada kaptırdığı toplardan golleri yiyor. Oysa Mehmet Topal savunmaya çekilse takımın pas yüzdesi artar, takım geriden sağlıklı ve daha çabuk oyun kurabilir, Mehmet defansı orta sahaya yaklaştırır, topa sahip olma oranı artacağı içinde rakibe verilen kontratak sayısı azalır. Peki riskler nelerdir? Galatasaray'ı kendi yarı alanına hapseden takımlara karşı Mehmet pozisyon hataları yapar ama böyle takımlardan toplasan sekiz tane çıkmaz, onlar da zaten şampiyonlar liginde. Orta sahaya ise transferden başka yol yok gibi duruyor. Ekşi sözlük ahalisinin bile ‘mastürbasyon yapsa kesin Aids olur' dediği Linderoth'tan umudu kestik. Pellegrini ile sorun yaşayan Guti yaşına rağmen ilaç olur ama bakalım Haldun Üstünel sefere çıkar mı çıkmaz mı.

30 Ekim 2009 Cuma

hoşçakal


Maç başlamadan önceki görüntüleri gördükten sonra kim Galatasaray’ın o maçı kazanabileceğine inanıyordu? Christian koşarken Arda’ya hafiften omuz atıyor, Arda da hemen onu itip üzerine yürüyor. Sağ elini sallarken bir taraftan da sıralıyordu muhtemelen, ‘sen kimsin lan, oraya gelirsem…’ Ortada bir suç vardı ve suçun hesabı kesilmeliydi. Arkadaşlar “yeni Emre Belözoğlu geliyor” derken benim aklımda artık maç falan kalmamıştı. Biz seni Polat Alemdar’ın karikatürüne dönüşesin diye mi sevdik be Arda?

Daha dünlere kadar futbolumuzun en sevimli figürüydü. Çalımları değildi sadece bizi etkileyen, çocuk olduğunu hatırlatan yüz ifadesi, taklitleri, takımına ve arkadaşlarına bağlılığı. Ya şimdi?. Gol sevinçlerine dikkat etmek bile yeterli. Dünün arkadaşlarıyla kucaklaşan, tribündeki annesine koşan, sevgilisine eliyle kalp işareti yapan çocuğu yok artık. Her şeye ve herkese karşı bir meydan okuma hali, bize Fatih Terim ve Emre Belözoğlu’ndan miras kalan. Bu tek olma, her şeyi ben hallederim, ben, ben, ben, öyle bir boyut kazandı ki.

Banu Yelkovan’ın harika yazısından alıntılarsak:

“Kahramanımızın bolca düşmanı var ama dostu yok, takım arkadaşları yok, kendinden başka güveneceği hiç kimse yok. Çıkıyor, savaşıyor tek tabanca, kazanıyor ya da savaşırken ölüyor (kırmızı kart görüyor). Ya da ikinci model, sorumluluğu ‘başkasının’ almasını bekliyor. Her zaman öyle oldu çünkü. Şimdi Rijkaard söylüyor ama zamanında Gerets söylemişti, Lucescu söylemişti, Tigana söylemişti: ‘Türk futbolcusu stres anlarında, takım mağlup durumdayken her şeyi unutuyor. Görev yerini boşaltıyor. Başkasının işini de yapmaya çalışıyor. Ama bu defa rakip onun boşalttığı alandan daha etkili geliyor ve fark büyüyor.’Ken Loach’un harika filmi ‘Eric’i Ararken’de asıl kahraman Eric’in en çaresiz olduğu anda gelip ne diyor ona Cantona? ‘Her zaman düşündüğünden daha fazla olasılığın vardır. Çok sıkıştığın zamanlarda takım arkadaşların olduğunu unutma. Onlar senin takım arkadaşların, onlara güven’. Biz ne diyoruz? Senin senden başka dostun yok. Kendinden başka kimseye güvenme.”

Yarın Rijkaard Arda’yı tekrar kanatta oynatmak istediğinde ‘kaptan’ sıkıntı yaratacak gibi duruyor. Malum kahramanlığın teşhiri için forvet arkasından daha iyi bir yer olamaz.

Bir de madalyonun diğer yüzü var. Az önce haberlerde Sırp lider Karadziç’in “Saraybosna kan gölünde yıkanacak” diyen telefon görüşmeleri yayınlandı. Terim’in ayrılmasından sonra gelecek hocanın futbol aklıyla değil de etnik kökeniyle ilgilenen ve “aşırı milliyetçi birisi olarak milli takımın başında Türk hoca görmek isterim” diyen ve ‘aşırı miliyetçiliğini’ gözümüze gözümüze sokan Arda bilir mi ki Karadziç’in aşırı milliyetçi olduğunu, Filistin’i bombalayan İsrail füzelerinin üzerindeki aşırı milliyetçi boyayı, milyonlarca insanı katleden Hitler’in ne yaptıysa aşırı milliyetçi olduğu için yaptığını?

Silah çıkartmalı tişörtler giymeler, emniyet müdürlerini ziyaretler derken Arda masumiyetini kaybediyor. Bize kalansa bir Ahmet Kaya klasiği:

Korkulu geceleri sayar gibi
Birdenbire bir yıldız kayar gibi
Ellerim kurtulacak ellerinden
Bir kuru dal ağaçtan kopar gibi
Sen bir suydun, sen bir ilaçtın
Hoşça kal iki gözüm hoşça kal

13 Ekim 2009 Salı

aman deyin


Millli takım için dolaşan isimlerden biri de Bülent Uygun...
Bu galiba felaket senaryolarının en felaketi...
Bu galiba ölümü gösterip sıtmaya razı etmek...
Şimdi Sezar'ın hakkı Sezar'a, eğer böyle bir şey uzak da olsa ihtimaller dahilindeyse Fatih Terim, ölene kadar takımın başında kalsın...
Fatih Terim'in vahim kopyalarına hiç gerek yok. Aslı kalsın bari...
...derim...



...şakadır canım...

7 Ekim 2009 Çarşamba

sahte ilahlar kana susadı


"Demek cehennem bu. hiç aklıma getirmezdim böyle olacağını... acı, ateş, kızgın ızgara hepsi sizsiniz demek... ne gülünç şey!... kızgın ızgaranın ne gereği var: cehennem başkalarıdır."
- garcin, huis clos - jean paul Sartre

Kiminin elinde satır, kiminin elinde balta. Kalabalığa ait olmanın şehveti ruhumuzu yakıyor. Kan istiyoruz. Kelle istiyoruz. Başka türlü susturamayız içimizdeki yangını.

Epeydir boştu idam sehpası: Avrupa ve Türkiye’de seri galibiyetler, yüksek gol ortalaması, Lincoln zibidisinin gönderilmesi, Arda’nın kaptanlıkla büyüyen (Barcelona’ya uzamasını dilediğimiz) futbolu. Ama bizim derdimiz güzel futbol değil ki. Biz futbolu sevmiyoruz ki.

Entrikayı severiz biz. Bu yüzdendir bir taraftan kutsal aile diyip, diğer taraftan Bihter ve Behlül’ün burjuva dünyasının izdüşümlerinin kendi hayatımızda yeşermesini hayal etmemiz. Gücü severiz. Polat Alemdar’a hayranızdır. Tek adamlığı severiz. Aziz Yıldırım herkesin gönlünden geçen başkandır. Ve reyting için, güç için adam harcamayı severiz. Hıncal’ız, hiçbir vicdani rahatsızlık duymadan şampiyonlar ligini kazanmış adama korkak deriz, Sacchi ile Cruyff ile çalışmış adama futboldan anlamıyor deriz.

İlahlar susadı Rijkaard, yağlı urgan boynuna geçirildi. Sehpana son tekmeyi sallamak için Kadıköy’deki Fenerbahçe maçı bekleniyor. Kendini değil de Neskeens’i ön plana çıkarmanı, ekip çalışmasına inanmanı eleştirdik, oyun içinde B planın yok dedik ama bunların hepsi kurban seremonisinin bahaneleriydi. Yoksa hiçbir kusur bulamasak bu seferde sevgilin hakkında bir şey uydururduk.

B planı demişken: Wenger’in, Ferguson’un, Benitez’in, Guardiola’nın hemen her maçta, işler kötü gitse bile oyun anlayışını değiştirmediğini, sadece oyunun merkezini biraz daha ileriye veya geriye taşıdığını, Avrupa futbolunu takip etsek bilirdik. Teknik adamlığın bir alışkanlık ve futbolu sevme işi olduğunu, oyuncu değiştirme becerisinin, oyun anlayışı elbisesini takıma giydirme yetisine kıyasla çok daha önemsiz olduğunu biraz okusak ve izlesek anlardık, ama dediğim gibi bizim derdimiz güzel oyun falan değil hiç te olmadı.

Son olarak, hangimiz üç dört ayda kusursuz baba, hatasız arkadaş olduk, hangimizin meslek hayatının başlarında yanlışları olmadı. Bu coğrafyada seyrettiğimiz en iyi takım da yolculuğuna Ali Sami Yen’de 4-0 lık Fenerbahçe ve Paris’te 4-0 lık PSG yenilgileriyle başlamadı mı?


NOT: Rijkaard’a futboldan anlamıyor diyenler, sabah uyandıklarında aynada kendi yüzlerine bakabiliyorlar mıdır acaba?

30 Eylül 2009 Çarşamba

futbolculuğumuza dair bir profil



Oyuncusu çocukken tuttuğu takıma transfer olur. İlk golü attıktan sonra da formasını öpüp tribüne koşar. Hakeme itiraza ve yerde yatmaya bayılır (tahminim Avrupa’nın ilk 20 ligi arasında topun oyunda en az kaldığı lig bizim süpppeerrr ligimizdir).

Çoğu diyet sevmez, uyku saatlerinde dinlenmez. Henry 32 yaşında oyun tarzını değiştirmek için çalışır, bizimkisi İddaa’yı tutturmak için. Allah için biri de kurada kendilerine çıkan takımı kendiliğinden incelemez. Böyle olunca da çoğu yurtdışına gitmez, giden de iki ay sonra ‘kebabı özledim, bana seccade gönderin’ der veya maçta rakibe ırkçı laflar eder.

Türk oyuncusu kimseyi kral yapmaz kendisi kral olur. (Schumacher’e sormuşlar: “Karşı karşıya kaldığın pozisyonlarda nasıl bu kadar başarılısın?” Schumacher cevaplar: “Türkler karşı karşıya kaldıkları durumlarda kesinlikle pas vermeyip, hep çalım atmaya çalışıyorlar. Açıyı kapatınca işim kolay oluyor.”)

12 Eylül 2009 Cumartesi

oldu mu?

Rooney, Eto'o, Torres. Günümüz futbolunun en etkili hücum oyuncuları. Üçü de ne pivot, ne de nokta santrfor kalıbına uyuyor, fakat üçü de sırtı kaleye dönük oynayabiliyor, sırtı kaleye dönükken topla buluşup, topla dönebiliyor. Defans oyuncularıyla her türlü ikili mücadeleye girip, ayakta kalabiliyorlar en azından boğuşmaktan yılmıyorlar.

Ayrıca hava toplarında, çok uzun olmasalar da pozisyon almasını ve zamanlamayı iyi beceriyorlar. Bu sayede geniş alanda olduğu gibi 50 metreye sıkışan oyunlarda kapalı savunmalara karşı da etkili olabiliyorlar. Takımlarının son derece hareketli hücum anlayışıyla kanatlara geçip, Tevez, Ronaldo, Messi, Henry, Gerrard gibi diğer forvet ve orta saha oyuncularına boş alan yaratıyorlar. Tabii bu kadar hareketli hücum hatları karşısında rakip takım defansı yerleşme hataları yapıyor, bir de ağırlarsa ayvayı yiyorlar.

Bence bizim köyün Athos, Porthos ve Aramis'i ise Guiza, Baros ve Sercan ama kesinlikle Nihat ve Holosko değil. Hele hele ikisi birden hiç değil. Hem Nihat hem de Holosko sırtı kaleye dönük oynayan forvetlerin açtığı koridorlara ani deparlar atan ya da onların indirdiği topları tek vuruşla kaleye gönderen oyuncular. Nihat ve Holosko şaşkın şaşkın orta saha ve geriden gelecek (ne yazık ki çoğunlukla şişirilen, hem de bu devirde) topları alamayınca kanatlara yaklaşıyorlar ama Ernst dışında ceza sahasına koşu yapan kimse yok. Uzun lafın kısası, Nihat veya Holosko'nun kapalı defanslarına karşı başarılı olmaları için iki yol var. Ya yanlarında Kovacevic (ki “Darth Vader” Batuhan daha da yetenekli) olacak ya da takımın çok hareketli bir hücum oyunu sergilemesi gerekecek ki bunun için de sürekli kanatlardan içeriye girecek Arda ve Keita'lara ihtiyaç var.

Peki bu durumda Nihat ve Holosko'nun en uçta olması ne anlama geliyor? Olan şu: Mustafa Denizli Fenerbahçe'yle Şampiyonlar Ligi'nde sıfır çektiği sezondan beri içindeki aşağılık kompleksini üstünlük kompleksine çevirmek istiyor. Bunun yolunun da savunma oyunundan geçtiği düşüncesinde olduğu için Beşiktaş'tan sağlam bir beraberlik takımı yaratma düşüncesinde. Oyun kurma konusunda Gökhan Zan'dan bile daha kötü durumda olmasına rağmen Ferrari'nin transferini ben böyle okuyorum. İtalyan ekolünden gelen iki savunmacıyla kapanıp, Nihat ve / veya Holosko'yla hızlı hücum. İkisinin de geriden şişirilecek hava toplarında etkisiz olduğunu bildiği için de onlara rakibin bırakacağı geniş alanda, yerden etkili pas atacak Tabata.

Olaya sadece Şampiyonlar Ligi ekseninde bakmaya devam edersek de karşımıza şu sorun (sorunsal değil) çıkıyor. Blok halinde oynamanın birinci kural olduğu günümüz futbolunda savunmacılar ve hücumcular şeklinde oynayan bir takım başarılı olabilir mi? Hücum etkinliği olmayan Sivok, Ferrari, Fink, İbrahim Kaş ve İbrahim Üzülmez bir tarafta, savunma yapmayı alan daraltmayı bilmeyen Nihat, Holosko, Tabata, Yusuf diğer tarafta. Sadece Ernst ve Tello'yla da nereye kadar?

Bir de şu var: Hagi'nin en büyük olmasında Hakan Şükür'ün fizik gücünün ve ileride top tutup, oyunun merkezini ileriye taşıma becerisinin etkisini unutmamak lazım. O zaman da Tabata'nın etkili olması için özellikle de İnönü'deki maçlarda Nobre veya Batuhan'la oynaması gerekiyor ama kesinlikle Nihat'la değil.

10 yaşında Mustafa Denizli'den öğrenmiştim, herkese inat bir şeyler başarmanın ne demek olduğunu. O göstermişti bana, Monaco maçından sonra ellerini havaya kaldırıp çevrene bakarken, kişinin kendisi ve eseriyle gurur duymasının ne anlama geldiğini. Milli takımımız ve kulüp takımlarımız Avrupa'nın mezesiyken Galatasaray'ı yarı finale taşımıştı…

Bu kadar yazılanı hocamız da bilir elbet. Peki yakıştı mı futbolumuzun Cemal Süreya'sına “bildiğiniz kadar unutmuşluğum var” demek? Yakışıyor mu buram buram ‘şu saatten sonra ders almam, ders veririm' kokan bir uslup? Yakışıyor mu Yıldırım Demirören'in ölene kadar başkan kalabilmek için kulübü borç batağına sürüklemesine sessiz kalmak?

15 Ağustos 2009 Cumartesi

bir yorum


"Okurumuzun yorumunu ana sayfadan paylaşalım" [Göderen, Halk]

Ücretsiz maç yayını tribündeki bilet insafsızlığına bir çözüm de olabilir, 55 tl olur 45 tl, 35 olur 25 tl...

Gerçekten ücretsiz maç yayını yapılacaksa, endüstriyel futbol dediğimiz şeye asıl çomağı bu hamle sokar, tabi bu hamleyi yapanlar bilinçli olarak bunu yapmıyor, bu ihaleye giriyorlarsa bir koyup on alabilecekleri için giriyorlardır.
Yani şöyle bir labarotuvarcı düşünce olamaz; maçları ücretsiz yapmayalım yoksa tribünler zenginlere kalır!
Burada da tribüne giden bütün orta-alt otomatikman maddi çıkarı gözetir sonucuna varıyorum ben.
Yalnız kazın ayağı öyle değil!
Ve ezcümle:takım sevgisi, eğer onu gerçekten seviyorsan, rasyonel bir şey değil. o abilerimiz , biz takımızı staddan, rakiplerimizi tv'den rahatça izleyebiliriz.
stop.